Tarýk Dursun K.
MÜLAKAT
"Hayýr, evli deðilim efendim; evliydim, eþimle anlaþarak boþandýk (Birbirimizi severdik, seviþerek evlenmiþtik. Ayný fakültede okuyorduk ikimiz de; ben, bir sýnýf ilerdeydim ondan, yaþlarýmýz aynýydý, o, üniversite giriþ sýnavlarýnda bir yýl beklemiþ; baþaramamýþ ilk yýl, ikinci yýl bizim fakülteyi tutturmuþ).
Evet, bu þehre yeni geldim. Zor tabii, sonra sonra insan alýþýyor. Ama, bir süre efendim. Alýþmaya çalýþýyorum ben de.
Çocuk istemedik baþlangýçta. (Çocuklarý çok severim, ben. Sizin çocuðunuz var mý?) Ýkimiz de istemedik. (Güneþ niye bu odada dýþardakinden daha çok, niye bu kadar keskin? Gözümü aldý. Güneþli havalardan nefret ederim. Güneþ oldu mu, bizi avluya çýkarýrlardý hava aldýrmaya. Yakýnlarýmýzda bir yerde bir çocuk bahçesi vardý; dýþardaki ilk günümde gittim, baktým, ordan biliyorum, hep sesleri gelirdi bize kadar. Karým, iki ya da üç ay sonra benden, bizimkini aldýrmýþtý. Bir kaza eseriydi zaten, iyi korunamamýþtýk. Bir görüþme gününde sordu bana; o zamanlar mahkememiz sonuçlanmamýþtý, ne olacaðýmý ben de bilmiyordum. 'Aldýrmak istiyorum' demiþti. 'Sen istiyorsan, peki' demiþtim. Hiç baþýna gelmemiþti, bilmiyordu. Ben de bilmiyordum. 'Nasýl yapacaksýn?' dedim. Teyzesinin kýzý Ýclal'in tanýdýðý yaþlý bir doktor varmýþ. Ýclal'in birçok arkadaþý ona gitmiþlermiþ, 'Ona gideceðiz" dedi. Bunlarý konuþurken yüzüne bakýyordum ben, o bakmýyordu bana; gözleri ellerinde, cilasýz týrnaklarýndaydý, acý çekiyor diye düþünmüþtüm.)
Peki, bir kahve olsun efendim. Þekersiz. Dokunmuyor da... öyle alýþtým herhalde (iki hafta görünmedi. Adýmýn görüþmeciler listesinde okunmasýný iki hafta boþuna bekledim. Ýki hafta, iki görüþme günü, sabah erkenden kalktým, soðuk suyla týraþ oldum. Saçlarým yeni uzamaya baþlamýþtý, parmaklarýmla onlarý taradým. Aynada gözlerime baktým. Bir sarýlýk gelmiþ oturmuþtu. Ürkütebilir onu diye düþündüm, ýlýk çayla banyo yaptým, aklarýndaki sarýlýðý yok etmeye çalýþtým. Garip bir þeydi bu, çok garip bir þeydi. Hep o alacakaranlýða, koðuþun eskimiþ loþluðuna bakmaktan aklarýn parlaklýðý yerini o sanlýða býrakmýþtý. Öbürlerinin de gözlerinin aklarý sararmýþtý. Öðleye kadar bekledim: Kapýya bitiþik Alirýza'nýn ranzasýnda oturup bekledim. Herkesi çaðýrdýlar, herkesin ziyaretçisi geldi; herkes gitti ziyaretçisiyle görüþtü, döndü sonra. Ben kaldým. Bana dokunmadýlar. Yanýmdan beni görmezlere getirip sürünmeme-ye de çalýþarak, hepsinin baþlarý yukarda, öyle geçtiler, ranzalarýna çýktýlar, oturdular. Üçüncü haftasýna geldi. Solmuþtu, boyasýzdý, saçlarý keçeleþmiþti. 'Aldýrdým' dedi, ben sormadan. Aldýrmýþ. Çok kanama olmuþ, dindirememiþler. 'Doktor korktu, Ýclal korktu, annem korktu. Evde, on gün yattým' dedi. Ýclal günaþýrý gelmiþ, yoklamýþ. 'Oðlanmýþ' dedi. Onu severdim, üzülsün istemezdim. Hiç kavga etmedik. Aðabeyimlere gitmiþler; Ýclal, eniþtesi, annesi, o. Aðabeyim hiç sesini çýkarmadan dinlemiþ. Öyle dedi. 'Dinledi. Ne haklýsýnýz dedi bize, ne haksýzsýnýz' Ýclal'le eniþtesi konuþmuþlar, o konuþmamýþ, susmuþ. Aðabeyim dönmüþ ona, ‘Sen öyle istiyorsan...’ demiþ. Ziyaretime geldi, bana anlattý, istiyor' dedi. 'Sen de üstüne gitme, býrak yakasýný kýzýn. Anlaþýn. Çocuk da çýktý aradan artýk' dedi. Hep o konuþtu, ben dinledim. Bir ara durdu, yorulmuþtu konuþmaktan. 'Sen ne diyorsun?' diye sordu. 'Sen, her hafta gelecek misin bana?' diye sordum ben de ona. 'Buraya mý?' dedi. 'Buraya, evet' dedim.)
Biz, ailecek buralý sayýlýyoruz efendim. Babam, memuriyetle ayrýlmýþ, ben Ankara'da doðmuþum. Seyrek gelirdik buraya, hele babamýn annesi öldükten sonra hiç gelmedik. Seyrek gelirdik, evet! (Geriye hiçbir þey kalmamýþ ki! istasyonlarýn adlarýný bile deðiþtirmiþler; babamýn çocukluðunda Tomaza imiþ, sonra Hacý-hüseyinler yapmýþlar, þimdi de Þemikler diyorlar. Tren yolunun iki yakasý mandalina bahçeleriydi. Bakla tarlalarý Papaz Köyüne kadar uzanýrdý. Denize yakýn yerler bataklýktý, kargýlýktý hep. Papaz Köyünde balýkçý sandallarý kýyýya çekili dururdu, kahvede, çardak altýnda balýkçýlar að onarýrlardý; büyük dayýmla küçük Ýsmail dayým balýkçýydýlar. Büyük dayým saralýydý, denizde kaybolmuþ. Küçük dayým sabahlarý balýk satardý; sesini duyardým o geliþlerimizde: Papaz'dan kolunda kargý sepeti, sepetin içi iri Çeþme barbunlarý, körfez kefallarý, orta lidakiler, kocaman gözlü çipuralarla dolu olurdu. Bahçelerin içinden kestirme yapar, Bostanlýköy'ün istasyonuna, ordan da Dedebaþý'na çýkardý.)
Tabii, kendimi alýþtýrmaya çalýþýyorum efendim. Babamdan kalan, Bostanlý'da bir bodrum katý var, aðabeyim geleceðime yakýn kiracýyý tahliye ettirmiþti, ordayým þimdi. Bir hafta uðraþtým, badana, ettim bütün odalarýný. Pencere pervazlarýný tek tek boyadým. Odalar hâlâ boya kokuyor. (Boya kokusu, insaný sarhoþ eden bir koku aslýnda, hiç bilmezdim. Unutmuþum da boya kokusunu. Birçok kokuyu unutmuþum. Ne nasýl kokar, þimdi yeni yeni hatýrlýyorum. Salý günü, evvelsi gün, kýrlara çýktým yürüye yürüye. Eski bahçelerin yerlerine yapýlmýþ beton apartmanlarýn aralarýndan geçtim. Büyük Çiðli'den Tuzla'ya doðru gittim. Yarý yoldan döndüm, Ulucak'a çýktým. Tuðla fabrikasý bir tepeciðin eteklerine kurulmuþtu, tepeyi oya oya kýpkýrmýzý yapmýþlardý. Öbür yakasýnda kimselerin bilmediði, farkýna varmadýðý bir küçük vadicik buldum. Camcýlarda çerçevelenmiþ alýcý bekleyen yoz manzaralar gibiydi týpký. Ortasýndan bir dere akýyordu, dere boyunca söðüt aðaçlarý sýralanmýþtý. Uzakta bir de koyun aðýlý gördüm. Her yer yemyeþil otlarla kaplýydý, aralarýnda papatyalar bitmiþti, birkaç da gelincik vardý. Dizüstü çöktüm otlara, papatyalardan topladým, gelinciklerden yalnýzca üç tane kopardým. Birini elimde ezdim gelinciklerden, acý bir koku çýktý, parmaklarým yapýþ yapýþ oldu. Papatyalarý da ezdim avcumda, kokladým. Tanýmadýðým bir kokuydu bu. Yürüdüm, aðaçlarýn altýna geldim, oturdum, sýrtýmý verdim birinin gövdesine. Ýncecik yapraklýydýlar, dallarý eðilmiþti, çakýmla küçük bir dal kestim, kabuðunu çizip soydum. Taze bir kokusu vardý onun da. Derenin de kokusu vardý. Uzun uzun soludum bu kokularý. Hatýrlamaya çalýþtým; dere nasýl kokardý eskiden, papatyalar nasýl kokarlardý, gelinciklerin kokusu neydi, ezilen yabani otlardan nasýl bir koku gelirdi insanýn burnuna? Hatýrlamaya çalýþtým bunlarý.)
Evet, epeyi bir zaman geçti, efendim. Zamanla, tabii, olabilir diyorum ben de. (Olabilir mi gerçekten? Ne olabilir ki? Bu þehre, o bodrum katýna, odalara, akan musluklara, rezervuarlý tuvalete, þofbene, buzdolabýna, yorgana, soðuk, beyaz keten çarþaflara, düðmesini çevirince kapanan elektriðe, sokak kapýsýna, dilediðim zaman dýþarý çýkmaya, sokaklarda gezmeye, dolmuþa binmeye, vapur iskelesine kadar geze geze gitmeye, istasyon kahvesinde oturup adaçayý içmeye, gazete almaya, ayakkabý boyatmaya, güneþli bir günde evde kalmaya, istediðin istasyonu bulmak için radyoyu saatlerce karýþtýrmaya, minibüse binip Urla'ya katmer yemeye, yaðmurda þemsiye elinde limana uzanýp yabancý vapurlarýn yük almalarýný istediði kadar seyretmeye alýþabilir mi hemen insan? Zamanla, tabii, evet! Niçin evde çok oda var? Niçin odalar koðuþ kadar büyük deðil, peki? Elektriði nasýl oluyor da ben istediðim zaman söndürebiliyorum, ben istediðim zaman yakabiliyorum? Þofbeni ne zaman istersem yakabilirim, öyle mi? Sýcak suyu istediðim zaman açabilir, altýna girebilir, gönlümün çektiðince, istersem sabahtan akþama, istersem akþamdan sabaha kadar yýkanabilir, keselenebilir miyim artýk? Kapalý bir yerde tuvaletimi yapabilir miyim, taretlenebilir miyim? Ah, sokaða çýkmak, evet. Elimde, üstelik þemsiyem de, öyle mi? Yaðmuru artýk sesinden deðil, ayaklarýma, pantolon paçalarýma, ellerime, yüzüme, þemsiyemin üstüne yaðarken görüp tanýyacaðým, öyle mi? Ne kadar, nereye kadar yürüyebilirim? Ýstasyona kadar gidebilir miyim? Tren yolunu izler, küçük tantanlarýn yakýnýndan geçer, istasyon kahvesine çýkarým; bir masaya otururum, Alaþehir Oturayý’ný beklerim, belki bir limonlu adaçayý da içerim. Trenleri seyretmek hoþuma gidiyor. Çocukken de hoþuma giderdi. Ama þimdiki trenler baþka. Renkleri bile baþka. Lokomotifleri dizel hepsinin. Sesleri baþka bir tren sesi onlarda. Solumuyorlar, buhar koyvermiyorlar. Çoðu yük çekiyor. Eskiden herkes trene binerdi, þimdi binmiyorlar; otobüs var, minibüs var, daha çabuk gidiyor, kimse sevmiyor treni. Issýz dað baþý istasyonlarý, kýrmýzý þapkalý istasyon þefleri, o kýsacýk durmalarda yolcularýn ellerinde þiþelerle istasyon çeþmesine bir koþu su doldurmalarý, sonra dara dar yine bir koþu trenin vagon basamaklarýna atlamalarý, pencerelerden sarkan yolcular; kenarýnda yazan 'pencereden sarkmak memnudur' yazýlarý, tuvaletlerindeki 'istimalden sonra kolu çekiniz' ihtarý, koridorlarda gezinen Aksekili esansçýlar, Kuraný Kerimler, resimli hikâyeler, yeni çýkan halk þarkýlarý, üzümlü kurabiye, buz gibi ayran satanlar hâla var mý acaba? Onlarý çok özledim. Onlarý da týk soluk rampa çýkarken lokomotifin ikide bir rayda kaymasýný da, öksüz demir köprüleri de, kireç ocaklarýný da, kara topraklý sürülmüþ ya da ekilmiþ tarlalarý da, nadasa býrakýlmýþlarýný da, yangýna verilmiþ hasat sonrasý ayçiçeðinden artakalan uçuk kül kalýntýlarýný da, karga sürülerini de, hiç bitmeyecekmiþ gibi uzayýp giden telgraf tellerini de çok özledim ben.)
Hiç hastalýk geçirmedim. efendim. (Bir ara. bir gece yarýsýydý, aðzýmdan taslar dolusu kan gelmiþti, acele revire kaldýrmýþlardý, ülsermiþim. Ameliyat etmediler, buz yutturdular, ilaç verdiler. Mevsim dönüþlerinde, midem, dayanamayacaðým kadar çok aðrýdý.)
Çok az içiyorum, efendim. Birkaç kez býrakmayý düþündüm, biraz da. Ama, iþte, þimdi daha az içiyorum, eskiden çok içerdim. (Saçlarýn kokuyor, derdi; saçlarým, soluðum kokuyormuþ. Elbiselerim de. Yatmadan önce diþlerimi naneli macunlarla fýrçalardým, koksun diye köpürmüþ macunu tükürmez, yutardým. Uzun süre diþlerimi fýrçalamayý býraktým. Yeniden baþladým. Kanýyor diþetlerim. Dilimle diþlerimi yokluyorum, kayganlýklarý içimi bir hoþ ediyor. Alýþacaðým, buna da alýþacaðým. Ama yalnýzlýða alýþamadým.)
Þimdilik evlenmeyi düþünmüyorum efendim. (Ama o evlendi. Niçin evlenmeyecekti? Beni beklememeliydi, beklemedi, evlendi. Fakülteyi bitirmiþ, avukatlýk stajýný yaptýðý avukatla evlenmiþler, aðabeyim söyledi bir geliþinde. Söylemeyecekti, ben zorladým, öyle söyledi. Onun için o þehirde kalmadým. Çok büyük bir þehirdi, biliyordum, her birimiz bir taraftaydýk, yine de günlerden bir gün vapurda, otobüste, tünelde, sahil yolunda, garajlarda, bir çay bahçesinde, parkýn birinde, bir müzede, Migros’ta, köprüyü geçerken, sahaflarda, Sirkeci'de birden karþýlaþýverir miydik? Kalabalýk arasýnda, göz göze gelir miydik; önce göz göze, farkýna bile varmadan, ansýzýn, hiç beklemediðimiz bir anda oluverir miydi bu? Baþýma gelmedi de bilmiyorum ben. Konuþur muyduk? Konuþur muydu benimle? Ne derdik birbirimize? 'Nasýlsýn?', Ýyiyim, sen nasýlsýn?' Niçin zayýflamýþ, gözlerinin altý torbalaþmýþ olarak bulacaðýmý sanýyorum onu hep? 'Zayýflamýþsýn galiba!, 'Evet, biraz. Çok dikkat ediyorum ama, yine de., iþte...' Böyle bir durumda baþka ne söylenebilir, neler söyleyebilir insan karþýsýndakine? Elindeki yüzük parlar, göreyim diye o yüzüklü eliyle alnýna inmiþ saçlarýný tarar, bakýþlarýný kaçýrýr. Susarýz. 'Çok oldu mu evleneli?' diye soramam, o da 'Sen de evlendin mi benim gibi?' diye soramaz bana. Geride kendisiyle ilgili hiçbir þey býrakmamýþtý giderken. Bir mendil, bir kombinezon eskisi, bir kaçýk tek çorap... Hiç, hiçbir þey! Boþalmýþ bir ruj tüpüne bile razýydým, bilmiyordu bunu, alýr, saklardým, ellerinin izini arardým; dudaklarý deðmiþti diyerek aðzýný öperdim, uðurum olsun deyip cebimde gezdirirdim. 'Çok oldu mu?', 'Oldu, evet', ‘Ama þimdi bitti, deðil mi?’, 'Evet, þimdi bitti', 'Burada kalýp...', 'Hayýr, gideceðim', 'Öyle mi, nereye gitmeyi düþünüyorsun?', 'Bilmiyorum. Bir yerlere iþte', 'Evet, anlýyorum, senin için burasý artýk..', 'Deðiþiklik olur diye de düþünüyorum', Tabii, deðiþiklik olur senin için. Elini uzattýðýnda derisindeki soðukluðu duyarým. Ýkimizin de elleri soðuktur. 'Bana bir þey söyle'. Bana bir þey söylesin diye beklerim. Elini çeker, Ýyilikler' der. Kötü bir dilek, benim için kötü. 'Sana da!'. Ayrýlýrýz. O yoluna gider, ben yoluma giderim.)
Evet efendim, talepnamemde de yazdým, o maaþý istiyorum. Evet, adresimi de yazdým. Evet, o iki kiþiden de sorulabilirim. Beklerim efendim, evet, hep o adresteyim; hep o adresteyim. Peki efendim, teþekkür ederim, çok teþekkür ederim."
Tarýk Dursun K.
"Tarýk Dursun K." bütün yazýlarý için týklayýn...
"Hayýr, evli deðilim efendim; evliydim, eþimle anlaþarak boþandýk (Birbirimizi severdik, seviþerek evlenmiþtik. Ayný fakültede okuyorduk ikimiz de; ben, bir sýnýf ilerdeydim ondan, yaþlarýmýz aynýydý, o, üniversite giriþ sýnavlarýnda bir yýl beklemiþ; baþaramamýþ ilk yýl, ikinci yýl bizim fakülteyi tutturmuþ).
Evet, bu þehre yeni geldim. Zor tabii, sonra sonra insan alýþýyor. Ama, bir süre efendim. Alýþmaya çalýþýyorum ben de.
Çocuk istemedik baþlangýçta. (Çocuklarý çok severim, ben. Sizin çocuðunuz var mý?) Ýkimiz de istemedik. (Güneþ niye bu odada dýþardakinden daha çok, niye bu kadar keskin? Gözümü aldý. Güneþli havalardan nefret ederim. Güneþ oldu mu, bizi avluya çýkarýrlardý hava aldýrmaya. Yakýnlarýmýzda bir yerde bir çocuk bahçesi vardý; dýþardaki ilk günümde gittim, baktým, ordan biliyorum, hep sesleri gelirdi bize kadar. Karým, iki ya da üç ay sonra benden, bizimkini aldýrmýþtý. Bir kaza eseriydi zaten, iyi korunamamýþtýk. Bir görüþme gününde sordu bana; o zamanlar mahkememiz sonuçlanmamýþtý, ne olacaðýmý ben de bilmiyordum. 'Aldýrmak istiyorum' demiþti. 'Sen istiyorsan, peki' demiþtim. Hiç baþýna gelmemiþti, bilmiyordu. Ben de bilmiyordum. 'Nasýl yapacaksýn?' dedim. Teyzesinin kýzý Ýclal'in tanýdýðý yaþlý bir doktor varmýþ. Ýclal'in birçok arkadaþý ona gitmiþlermiþ, 'Ona gideceðiz" dedi. Bunlarý konuþurken yüzüne bakýyordum ben, o bakmýyordu bana; gözleri ellerinde, cilasýz týrnaklarýndaydý, acý çekiyor diye düþünmüþtüm.)
Peki, bir kahve olsun efendim. Þekersiz. Dokunmuyor da... öyle alýþtým herhalde (iki hafta görünmedi. Adýmýn görüþmeciler listesinde okunmasýný iki hafta boþuna bekledim. Ýki hafta, iki görüþme günü, sabah erkenden kalktým, soðuk suyla týraþ oldum. Saçlarým yeni uzamaya baþlamýþtý, parmaklarýmla onlarý taradým. Aynada gözlerime baktým. Bir sarýlýk gelmiþ oturmuþtu. Ürkütebilir onu diye düþündüm, ýlýk çayla banyo yaptým, aklarýndaki sarýlýðý yok etmeye çalýþtým. Garip bir þeydi bu, çok garip bir þeydi. Hep o alacakaranlýða, koðuþun eskimiþ loþluðuna bakmaktan aklarýn parlaklýðý yerini o sanlýða býrakmýþtý. Öbürlerinin de gözlerinin aklarý sararmýþtý. Öðleye kadar bekledim: Kapýya bitiþik Alirýza'nýn ranzasýnda oturup bekledim. Herkesi çaðýrdýlar, herkesin ziyaretçisi geldi; herkes gitti ziyaretçisiyle görüþtü, döndü sonra. Ben kaldým. Bana dokunmadýlar. Yanýmdan beni görmezlere getirip sürünmeme-ye de çalýþarak, hepsinin baþlarý yukarda, öyle geçtiler, ranzalarýna çýktýlar, oturdular. Üçüncü haftasýna geldi. Solmuþtu, boyasýzdý, saçlarý keçeleþmiþti. 'Aldýrdým' dedi, ben sormadan. Aldýrmýþ. Çok kanama olmuþ, dindirememiþler. 'Doktor korktu, Ýclal korktu, annem korktu. Evde, on gün yattým' dedi. Ýclal günaþýrý gelmiþ, yoklamýþ. 'Oðlanmýþ' dedi. Onu severdim, üzülsün istemezdim. Hiç kavga etmedik. Aðabeyimlere gitmiþler; Ýclal, eniþtesi, annesi, o. Aðabeyim hiç sesini çýkarmadan dinlemiþ. Öyle dedi. 'Dinledi. Ne haklýsýnýz dedi bize, ne haksýzsýnýz' Ýclal'le eniþtesi konuþmuþlar, o konuþmamýþ, susmuþ. Aðabeyim dönmüþ ona, ‘Sen öyle istiyorsan...’ demiþ. Ziyaretime geldi, bana anlattý, istiyor' dedi. 'Sen de üstüne gitme, býrak yakasýný kýzýn. Anlaþýn. Çocuk da çýktý aradan artýk' dedi. Hep o konuþtu, ben dinledim. Bir ara durdu, yorulmuþtu konuþmaktan. 'Sen ne diyorsun?' diye sordu. 'Sen, her hafta gelecek misin bana?' diye sordum ben de ona. 'Buraya mý?' dedi. 'Buraya, evet' dedim.)
Biz, ailecek buralý sayýlýyoruz efendim. Babam, memuriyetle ayrýlmýþ, ben Ankara'da doðmuþum. Seyrek gelirdik buraya, hele babamýn annesi öldükten sonra hiç gelmedik. Seyrek gelirdik, evet! (Geriye hiçbir þey kalmamýþ ki! istasyonlarýn adlarýný bile deðiþtirmiþler; babamýn çocukluðunda Tomaza imiþ, sonra Hacý-hüseyinler yapmýþlar, þimdi de Þemikler diyorlar. Tren yolunun iki yakasý mandalina bahçeleriydi. Bakla tarlalarý Papaz Köyüne kadar uzanýrdý. Denize yakýn yerler bataklýktý, kargýlýktý hep. Papaz Köyünde balýkçý sandallarý kýyýya çekili dururdu, kahvede, çardak altýnda balýkçýlar að onarýrlardý; büyük dayýmla küçük Ýsmail dayým balýkçýydýlar. Büyük dayým saralýydý, denizde kaybolmuþ. Küçük dayým sabahlarý balýk satardý; sesini duyardým o geliþlerimizde: Papaz'dan kolunda kargý sepeti, sepetin içi iri Çeþme barbunlarý, körfez kefallarý, orta lidakiler, kocaman gözlü çipuralarla dolu olurdu. Bahçelerin içinden kestirme yapar, Bostanlýköy'ün istasyonuna, ordan da Dedebaþý'na çýkardý.)
Tabii, kendimi alýþtýrmaya çalýþýyorum efendim. Babamdan kalan, Bostanlý'da bir bodrum katý var, aðabeyim geleceðime yakýn kiracýyý tahliye ettirmiþti, ordayým þimdi. Bir hafta uðraþtým, badana, ettim bütün odalarýný. Pencere pervazlarýný tek tek boyadým. Odalar hâlâ boya kokuyor. (Boya kokusu, insaný sarhoþ eden bir koku aslýnda, hiç bilmezdim. Unutmuþum da boya kokusunu. Birçok kokuyu unutmuþum. Ne nasýl kokar, þimdi yeni yeni hatýrlýyorum. Salý günü, evvelsi gün, kýrlara çýktým yürüye yürüye. Eski bahçelerin yerlerine yapýlmýþ beton apartmanlarýn aralarýndan geçtim. Büyük Çiðli'den Tuzla'ya doðru gittim. Yarý yoldan döndüm, Ulucak'a çýktým. Tuðla fabrikasý bir tepeciðin eteklerine kurulmuþtu, tepeyi oya oya kýpkýrmýzý yapmýþlardý. Öbür yakasýnda kimselerin bilmediði, farkýna varmadýðý bir küçük vadicik buldum. Camcýlarda çerçevelenmiþ alýcý bekleyen yoz manzaralar gibiydi týpký. Ortasýndan bir dere akýyordu, dere boyunca söðüt aðaçlarý sýralanmýþtý. Uzakta bir de koyun aðýlý gördüm. Her yer yemyeþil otlarla kaplýydý, aralarýnda papatyalar bitmiþti, birkaç da gelincik vardý. Dizüstü çöktüm otlara, papatyalardan topladým, gelinciklerden yalnýzca üç tane kopardým. Birini elimde ezdim gelinciklerden, acý bir koku çýktý, parmaklarým yapýþ yapýþ oldu. Papatyalarý da ezdim avcumda, kokladým. Tanýmadýðým bir kokuydu bu. Yürüdüm, aðaçlarýn altýna geldim, oturdum, sýrtýmý verdim birinin gövdesine. Ýncecik yapraklýydýlar, dallarý eðilmiþti, çakýmla küçük bir dal kestim, kabuðunu çizip soydum. Taze bir kokusu vardý onun da. Derenin de kokusu vardý. Uzun uzun soludum bu kokularý. Hatýrlamaya çalýþtým; dere nasýl kokardý eskiden, papatyalar nasýl kokarlardý, gelinciklerin kokusu neydi, ezilen yabani otlardan nasýl bir koku gelirdi insanýn burnuna? Hatýrlamaya çalýþtým bunlarý.)
Evet, epeyi bir zaman geçti, efendim. Zamanla, tabii, olabilir diyorum ben de. (Olabilir mi gerçekten? Ne olabilir ki? Bu þehre, o bodrum katýna, odalara, akan musluklara, rezervuarlý tuvalete, þofbene, buzdolabýna, yorgana, soðuk, beyaz keten çarþaflara, düðmesini çevirince kapanan elektriðe, sokak kapýsýna, dilediðim zaman dýþarý çýkmaya, sokaklarda gezmeye, dolmuþa binmeye, vapur iskelesine kadar geze geze gitmeye, istasyon kahvesinde oturup adaçayý içmeye, gazete almaya, ayakkabý boyatmaya, güneþli bir günde evde kalmaya, istediðin istasyonu bulmak için radyoyu saatlerce karýþtýrmaya, minibüse binip Urla'ya katmer yemeye, yaðmurda þemsiye elinde limana uzanýp yabancý vapurlarýn yük almalarýný istediði kadar seyretmeye alýþabilir mi hemen insan? Zamanla, tabii, evet! Niçin evde çok oda var? Niçin odalar koðuþ kadar büyük deðil, peki? Elektriði nasýl oluyor da ben istediðim zaman söndürebiliyorum, ben istediðim zaman yakabiliyorum? Þofbeni ne zaman istersem yakabilirim, öyle mi? Sýcak suyu istediðim zaman açabilir, altýna girebilir, gönlümün çektiðince, istersem sabahtan akþama, istersem akþamdan sabaha kadar yýkanabilir, keselenebilir miyim artýk? Kapalý bir yerde tuvaletimi yapabilir miyim, taretlenebilir miyim? Ah, sokaða çýkmak, evet. Elimde, üstelik þemsiyem de, öyle mi? Yaðmuru artýk sesinden deðil, ayaklarýma, pantolon paçalarýma, ellerime, yüzüme, þemsiyemin üstüne yaðarken görüp tanýyacaðým, öyle mi? Ne kadar, nereye kadar yürüyebilirim? Ýstasyona kadar gidebilir miyim? Tren yolunu izler, küçük tantanlarýn yakýnýndan geçer, istasyon kahvesine çýkarým; bir masaya otururum, Alaþehir Oturayý’ný beklerim, belki bir limonlu adaçayý da içerim. Trenleri seyretmek hoþuma gidiyor. Çocukken de hoþuma giderdi. Ama þimdiki trenler baþka. Renkleri bile baþka. Lokomotifleri dizel hepsinin. Sesleri baþka bir tren sesi onlarda. Solumuyorlar, buhar koyvermiyorlar. Çoðu yük çekiyor. Eskiden herkes trene binerdi, þimdi binmiyorlar; otobüs var, minibüs var, daha çabuk gidiyor, kimse sevmiyor treni. Issýz dað baþý istasyonlarý, kýrmýzý þapkalý istasyon þefleri, o kýsacýk durmalarda yolcularýn ellerinde þiþelerle istasyon çeþmesine bir koþu su doldurmalarý, sonra dara dar yine bir koþu trenin vagon basamaklarýna atlamalarý, pencerelerden sarkan yolcular; kenarýnda yazan 'pencereden sarkmak memnudur' yazýlarý, tuvaletlerindeki 'istimalden sonra kolu çekiniz' ihtarý, koridorlarda gezinen Aksekili esansçýlar, Kuraný Kerimler, resimli hikâyeler, yeni çýkan halk þarkýlarý, üzümlü kurabiye, buz gibi ayran satanlar hâla var mý acaba? Onlarý çok özledim. Onlarý da týk soluk rampa çýkarken lokomotifin ikide bir rayda kaymasýný da, öksüz demir köprüleri de, kireç ocaklarýný da, kara topraklý sürülmüþ ya da ekilmiþ tarlalarý da, nadasa býrakýlmýþlarýný da, yangýna verilmiþ hasat sonrasý ayçiçeðinden artakalan uçuk kül kalýntýlarýný da, karga sürülerini de, hiç bitmeyecekmiþ gibi uzayýp giden telgraf tellerini de çok özledim ben.)
Hiç hastalýk geçirmedim. efendim. (Bir ara. bir gece yarýsýydý, aðzýmdan taslar dolusu kan gelmiþti, acele revire kaldýrmýþlardý, ülsermiþim. Ameliyat etmediler, buz yutturdular, ilaç verdiler. Mevsim dönüþlerinde, midem, dayanamayacaðým kadar çok aðrýdý.)
Çok az içiyorum, efendim. Birkaç kez býrakmayý düþündüm, biraz da. Ama, iþte, þimdi daha az içiyorum, eskiden çok içerdim. (Saçlarýn kokuyor, derdi; saçlarým, soluðum kokuyormuþ. Elbiselerim de. Yatmadan önce diþlerimi naneli macunlarla fýrçalardým, koksun diye köpürmüþ macunu tükürmez, yutardým. Uzun süre diþlerimi fýrçalamayý býraktým. Yeniden baþladým. Kanýyor diþetlerim. Dilimle diþlerimi yokluyorum, kayganlýklarý içimi bir hoþ ediyor. Alýþacaðým, buna da alýþacaðým. Ama yalnýzlýða alýþamadým.)
Þimdilik evlenmeyi düþünmüyorum efendim. (Ama o evlendi. Niçin evlenmeyecekti? Beni beklememeliydi, beklemedi, evlendi. Fakülteyi bitirmiþ, avukatlýk stajýný yaptýðý avukatla evlenmiþler, aðabeyim söyledi bir geliþinde. Söylemeyecekti, ben zorladým, öyle söyledi. Onun için o þehirde kalmadým. Çok büyük bir þehirdi, biliyordum, her birimiz bir taraftaydýk, yine de günlerden bir gün vapurda, otobüste, tünelde, sahil yolunda, garajlarda, bir çay bahçesinde, parkýn birinde, bir müzede, Migros’ta, köprüyü geçerken, sahaflarda, Sirkeci'de birden karþýlaþýverir miydik? Kalabalýk arasýnda, göz göze gelir miydik; önce göz göze, farkýna bile varmadan, ansýzýn, hiç beklemediðimiz bir anda oluverir miydi bu? Baþýma gelmedi de bilmiyorum ben. Konuþur muyduk? Konuþur muydu benimle? Ne derdik birbirimize? 'Nasýlsýn?', Ýyiyim, sen nasýlsýn?' Niçin zayýflamýþ, gözlerinin altý torbalaþmýþ olarak bulacaðýmý sanýyorum onu hep? 'Zayýflamýþsýn galiba!, 'Evet, biraz. Çok dikkat ediyorum ama, yine de., iþte...' Böyle bir durumda baþka ne söylenebilir, neler söyleyebilir insan karþýsýndakine? Elindeki yüzük parlar, göreyim diye o yüzüklü eliyle alnýna inmiþ saçlarýný tarar, bakýþlarýný kaçýrýr. Susarýz. 'Çok oldu mu evleneli?' diye soramam, o da 'Sen de evlendin mi benim gibi?' diye soramaz bana. Geride kendisiyle ilgili hiçbir þey býrakmamýþtý giderken. Bir mendil, bir kombinezon eskisi, bir kaçýk tek çorap... Hiç, hiçbir þey! Boþalmýþ bir ruj tüpüne bile razýydým, bilmiyordu bunu, alýr, saklardým, ellerinin izini arardým; dudaklarý deðmiþti diyerek aðzýný öperdim, uðurum olsun deyip cebimde gezdirirdim. 'Çok oldu mu?', 'Oldu, evet', ‘Ama þimdi bitti, deðil mi?’, 'Evet, þimdi bitti', 'Burada kalýp...', 'Hayýr, gideceðim', 'Öyle mi, nereye gitmeyi düþünüyorsun?', 'Bilmiyorum. Bir yerlere iþte', 'Evet, anlýyorum, senin için burasý artýk..', 'Deðiþiklik olur diye de düþünüyorum', Tabii, deðiþiklik olur senin için. Elini uzattýðýnda derisindeki soðukluðu duyarým. Ýkimizin de elleri soðuktur. 'Bana bir þey söyle'. Bana bir þey söylesin diye beklerim. Elini çeker, Ýyilikler' der. Kötü bir dilek, benim için kötü. 'Sana da!'. Ayrýlýrýz. O yoluna gider, ben yoluma giderim.)
Evet efendim, talepnamemde de yazdým, o maaþý istiyorum. Evet, adresimi de yazdým. Evet, o iki kiþiden de sorulabilirim. Beklerim efendim, evet, hep o adresteyim; hep o adresteyim. Peki efendim, teþekkür ederim, çok teþekkür ederim."
Tarýk Dursun K.
"Tarýk Dursun K." bütün yazýlarý için týklayýn...
