SAN REMO / Zuhal ÖZÜGÜL
Zuhal ÖZÜGÜL

Zuhal ÖZÜGÜL

SAN REMO



San Remo Müzik Festivali’ni artýk kaç kiþi anýmsýyor? Bir zamanlarýn en kaliteli müzik olaylarýndan birisiydi. San Remo’da birinci-ikinci-üçüncülüðü kazananlar dünyada liste baþý olurlardý. Yýlý tam olarak hatýrlamýyorum ama 1960’lardan sonra olmalý. Her sene tekrarlanýrdý yarýþma. Her yýl ayný heyecan. Birinci kim? Kimler geldi geçti. Modugno’nun Volaresi, Mina, Milva, Peppino di Capri. (Bu kötü bir deneme oldu. Belleðim bana oyun oynuyor. Hatýrlayamýyorum.) Halbuki o zamanlar þarkýnýn adý, þarkýcýnýn adý, neredeyse þarkýnýn tamamý bir nefeste söylenirdi. Bu yüzden büyüklerimden azar iþitirdim. ”Þarkýlarý ezberleyeceðine Tarih çalýþ.” Aman Yarabbim, Tarih mi, çalýþmak mý! Ne sýkýntý bir dersti tarih. Bazen isyan ederdik. ”Neye gerekecek ki?” Hem de nasýl gerekli.

O zaman TV yok. Ama radyolu günler yaþýyoruz. Mavi renkli, pilli, Philips radyonun kocaman düðmesini çevirdik mi nerelere giderdik. En kolay da Arap istasyonlarý çýkardý nedense. Sonuçlarý Ses ve Hayat Mecmualarý’nda (Dergi) okurduk. Galiba Cumartesileri satýlýrlardý. Kýsýtlý harçlýklardan “Mecmua”ya mutlaka ayrýlýrdý. Ses ve Hayat magazin dergileriydi. Sinema, tiyatro, müzik, moda ne ararsak vardý içinde.

San Remo 2010’da durup dururken aklýma gelmedi. Geçenlerde TRT 3’de bir programda “Eskiye” döndüler. Dinlerken kendimi sýnadým. Baktým, þarkýya eþlik ediyorum, zorlansam da þarkýnýn ismini, þarkýcýyý hatýrlýyorum.

-Güzel günlerdi deðil mi?

Oðuz düþündü.- Nasýl yani?

-Nasýlý var mý? Bu þarkýlarý dinlerken bizler ne yapýyorduk?

- Okuldan kaçýp, Beyoðlu’nda, ha ha…

- Sen ne yapýyordun? Diye üsteledim.

-Heyecanla, ben o sinemadan diðerine, her hafta sonu tiyatroya, sahaflardan kitaplarý doldurup..

- Tamam, tamam. Demek ki senin de gençliðin güzel geçmiþ.

Biraz ara verdik. Bildiðim bir þarký çalýyor yine.

-Güzel geçirdiysek, ülkenin, dolayýsýyla ailelerimizin laik olmasýndandýr.

-Güldü. Sen de her þeyi laikliðe baðlýyorsun.

Laikliðin deðerini o zamanlar anlamýyorduk. Bir tartýþma da yoktu bugünkü gibi. Acýmasýzca. Zaten doðaldý her þey. Yüzümüzü Avrupa’ya dönmüþtük. Amerikan kültürünün etkisi olsa da Ýtalya, Fransa, Ýspanya hatta Almanya yavaþ yavaþ müziði, edebiyatý, modasý ile yayýlýyordu. (Almanca þarkýlarý hiç dinlemez hemen çevirirdim düðmeyi. Kader bana 30 yýl Almanca dinletti. Gece gündüz. Piþman deðilim. Çok zengin bir dil)

Baðnazlýk, baský hele din baskýsý, biz yaþamýyorduk. Ben türbanlý bir kadýný ilk kez Almanya’da 80’li yýllardan sonra gördüm. Ýzine gidip dönmüþtü. Sorularýmýza, üzgün “ne yapayým?” diye yanýt vermiþti.

Gençliðimde ailemden din konusunda deðil, bir lisan öðrenmem için “baský“ gördüm. Babam sadece bayram namazlarýna giderdi. Takým elbise, kravatla.. Onu ilk ve son defa 6-7 Eylül kepazeliðinde arabasýnýn baþýnda kelimeyi þahadet getirirken görmüþ ve duymuþtum. O güzel gençlik sýrasýnda hiç anlamadýðýmýz “kötü” þeyler de oluyordu. Bunlarý yaratanlar gençlerin sýrtýna utanç kamburlarýný yüklediler hep.

San Remo’da birinci olanlar ve daha baþkalarý da Ýstanbul’a geldiler. Konser verdiler. Onlarýn resimleri, þarkýlarý, yaþamlarý hemen müzik defterine geçirilirdi. Þarkýlarýn neredeyse tamamý Türkçe’ye çevrilirdi. Ben karþýlaþtýrmayý pek sevmem ama þimdi kulaðýmý týrmalayan Türkçe sözlü pop þarkýlarýný dinlerken, o zaman, bazen de beðenmediðimiz aranjmanlarý dinlemeðe bile razýyým. Bu Türkçe mi diye afalladýðým oluyor. Dilin böyle hoyratça kullanýlmasýna ne deniyor Türkçe’de? Cahillik mi desem, umursamazlýk mý? Yoksa. Dilim varmýyor..

Ah San Remo! Beni nerelere götürdün. Býraksalar daha neler var çýkýnda. Ama herkeste de var benzerleri. Onun için tadýnda býrakmalý nostaljiyi. Demek nüfus kâðýdý “eskidikçe” duygusallaþýyor insan. Büyükler bize Ýstanbul’u “ah bir zamanlar” diye anlattýkça “þimdi de güzel“ derdik þaþkýnlýkla.

Ýsrailli mizahçý Efraim Kiþon þöyle demiþ: Yaþlanma çok ilginç bir süreçtir. Ýnsan düþünür, düþünür ve düþünür; ansýzýn hiçbir þey hatýrlamaz. Bu nedenle bir yaþlýnýn öðüdüne kulak vererek gençlere kötüyü saklamadan, örtmeden, iyiyi de ballandýrarak anlatmalýyýz. Onlarýn sýrtlarýna utanç yüklerini vermemeliyiz.

Ben bu yazýyý yazarken kendimi : Sýcak bir odada üstünde kestane haþlanan, çatýr çatýr yanan bir sobanýn etrafýnda oturan gençlerin, çocuklarýn arasýnda düþündüm. Bir kedi…Yeter yeter anlaþýldý!

2010 da ilk yazým “Ah gençlik” oldu. Ýnþallah sizlere de iyileri güzelleri anýmsatmýþtýr. Tüm yýlýn bal gibi geçmesini dilerim.

Bir gönderme: Özenle hazýrladýklarý bu sitede bana içimi dökme olanaðý veren Nurdan ve Turgay arkadaþlara “elinize saðlýk” diyorum ve sevgilerimi yolluyorum.


Zuhal ÖZÜGÜL




8 Ocak 2010 Cuma / 2582 okunma



"Zuhal ÖZÜGÜL" bütün yazýlarý için týklayýn...