ISSN 1308-8483
Kartpostallar

  Yayın Tarihi: 26.12.2008    


Kartpostallar


Bizim zamanımızda postacı amcalarımız vardı, elleri kolları mektup zarflarıyla dopdolu, paltosuna yağan karları silkeleyerek çalardı kapılarımızı. Yılbaşı ve bayramlarda heyecanla beklerdik postacı amcamızı. Kapı zilimizi çalıp "p" harfini uzatarak bir "postaaa" deyişi vardı ki, sesini duyunca soluğu kapıda alırdım . Zarfları yapıştırılmamış tebrik kartları dolu olurdu kucağı ve "bu sizin, bu değil, bu filancanın" dedikçe nasıl da heyecanlanırdım ve bizim olan zarfları hele de benim adıma gelenleri alıp da odama gidişim ve her birine tek tek dokunuşum bugün gibi...

Parlak renkler ve simlerle resmedilmiş Noel Baba'lar, Ren Geyiklerinin çektiği hediye paketi dolu kızaklar, kardan adamlar, süslenmiş çam ağaçları ve bacası tüten neşeli şirin evlerle dolu kartpostallar, hayal perilerimin fısıldaştığı rengarenk masal dünyamdı. Kartpostal resimlerindeki manzaralara bakarken uyuyakaldığım, sımsıkı sarıldığım simli kartların avucumda buruşup annemin bile alamadığını sonradan öğrendiğim masalsı yılbaşılarımın karlı kışlarındayım yine işte...

Hangisini yazıp göndersem, hangisini alıkoysam kendime! Değerliydi kartpostallarım benim için. Yılbaşı yada bayrama birkaç hafta kala biriktirmeye başlardım harçlıklarımı, yılbaşına 15 gün kala Kapalı Çarşı'nın Belediye Sarayı tarafına kurulan büyük kartpostal pazarında harcamak için. Okuldan çıkınca soluğu orada alırdım arkadaşlarımla. Her fiyata kartpostal bulunurdu, ekseri 25 kuruştu, zarfıyla ve zarfsız olanlar diye ikiye ayrılırdı. Kapaklı olup kat kat açılanlar, kokulular, müzikliler, mizahi yazılılar hepsi farklı fiyata satılırlardı. 10 Kuruşa satılan kartvizit şeklindeki miniklerden de alırdım en az 10 tane. Onların ucuz oluşu kendime birkaç tanesini alıkoymama olanak verirdi. Kapaklı kartları çok önemli saydığımdan büyüklerime gönderirdim. Özellikle öğretmenlerime gönderdiklerimi seçmek saatlerimi alırdı.

Ders çalışmak kadar saçma bir şey olamazdı o kartpostal seçme zamanlarımda!

Kartları seçmekle iş bitmiyor ki! Asıl keyif; onları en güzel uçlu renkli kalemlerle yazmaktaydı. İnci gibi yazılarla, en farklı sözcükleri sarfedebilmekti aslolan. Herkesin kullandığı kalıplaşmış dilek ve temenni cümlelerini beğenmez, kullanmazdım kartlarımda. Yeni ve orjinal dilekler bulmak hoşuma giderdi, bu şekilde öyle çok öğretmenimin dikkatini çekmişimdir ki... Orta birinci sınıftayken Türkçe öğretmenim İnciser Hanım tarafından ilk bu şekilde keşfedilmişimdir! (Öyle olduğunu sanıyorum kompozisyonlardan aldığım iyi notların rolü yoksa!) Sesi bugün bile kulaklarımda, nasıl da ağırdan incecik ve buğulu bir anlatımı vardı İnciser Hanımın. İsmi; bana inci gibi incelikli bir müstesnalığı hissettirirdi. Sevdiğini, ses rengiyle belli edebilen, vermek istediği mesajı sesindeki yaptırım gücüyle verebilen özel bir insandı o.

Ahh, hele de o dünyalar tatlısı ilkokul öğretmenim Mübeccel Hanım yok mu... Ne çok severdim onu ve ona dair bir şeyler yapmayı. Sanırım ilk kartpostal tutkumu, ilk tanzim (dizayn) zevkimi biraz ona borçluyum. Özel gün ve bayramları coşkuyla karşılamayı Mübeccel Hanımdan öğrendiğimi her fırsatta zikrediyorum zaten. Oldukça geç yaşında evlenmişti hiç unutmam; üçüncü sınıftan dördüncü sınıfa geçtiğimiz senenin Eylül'ünde okula başladığımızda, öğretmenimizde birtakım değişiklikler vardı fakat neydi anlayamamıştım. Taa ki, annemle başka bir öğrenci velisinin konuşmalarına kulak misafiri oluncaya kadar; Evlenmişti Mübeccel Hanım ve Paris'lerde Porto Fino'larda balayı yapmıştı! Allah; geçten geçe (kırkından sonra) talih kuşu kondurmuş benim öğretmenimin başına, mutlu bir evlilik yapmıştı. Çocuk kalbimin biraz kıskandığını hatırlıyorum sanki...

İşte o zaman anlamıştım, bize derste gösterdiği Paris ve Porto Fino kartpostallarının mahiyetini ve melodikamla çaldığım "i found my love in portofino" ezgisinin birden bire niçin moda oluşunu!

Bütün sevdiğim ve kartpostal gönderdiğim öğretmenlerimi anlatmaya kalkarsam bu yılın başına gelebilmem zaman alacak, iyisi mi döneyim yine kartpostallarıma.

Yine ilk o zamanlardı kart ve postal sözcüklerinin niçin biraraya getirildiğini soruşum ve tatminkar bir yanıt alamayışım. Posta kartının (post card) (postal) posta'nın nasıl postallaştığını anlayamayışım... Kart'ı anlamak daha kolaysa da, kartın postallaşmasını reddedişim, hey gidi günler 1970'lerin başları...

O dönemde ne Can Yücel ne Ece Ayhan polemikleri yoktu tabi, (vardıysa da ben çocuktum ufacıktım kar topu oynayıp acıkmakla meşguldüm, duyamazdım) Rahmetli Duygu Asena da röportaj yapacak olgunluğa erişmemişti sanırım, "Kart sensin, postal da senin k.ç.na... g..s.n" sözü söylenmemişti henüz 1970'lerde... Nazım Hikmet'in kartpostal şairliğinin (!) konuşulmasına da daha çook vardı!

Kartpostal diyorduk; Hindinin ve horozun kartına tazesine dikkat ederek, postalların tabanına demir çaktırıp söküğünü diktirerek, postallar giyip hippilik yuppilik yapamadan, kuzu postunda kurtlaşmadan, prostat bile olmadan, Marcel Proust, Faust, post-modernite, post-tost derken kartpostalların e-karta dönüştüğü yeni zamanlarda, eskiye tatlı bir serzeniştir dile gelenler...

Postları deldirmeden, dostları gücendirmeden, kartpostallar kadar güzel antik bir kentten kartpostal tadında şiirler ve şarkılar gönderiyorum tüm insanlığa...

Mutlu Yıllar...

26 Aralık 2008 (Phokaia) Foça

Aşçı Fok
Nurdan ÇAKIR TEZGİN


www.ascifok.com


2022











   |   Hakkımızda    |    İletişim    |    Yasal Uyarı    |


    © FocaFoca.com tüm hakları saklıdır.   (03/2005)