ISSN 1308-8483
AKABE

Güzin TÜMER    
  Yayın Tarihi: 8.2.2020    


AKABE

Anneme...

Ürdün, Kızıldeniz, dalış gibi kelimeler her dalgıç için heyecan verici bir durum. Benim için de aynen öyle oldu.

Elli yaşından sonra dalmayı öğrendim. Her dalgıçın rüyasının Kızıldeniz'de dalmak olduğu bilinir. Ben de Foça Dalgıç Okulu'nun Ürdün'ün Akabe kentine düzenlediği geziyi duyduğum zaman tek yıldız dalgıç olarak çok heyecanlandım. Kızıldeniz'de altı dalış yapacaktık. Bir de üzerine Petra ve Wadi Rum gezisi vardı. Tadından yenmeyecek bu durum karşısında yolculuk hazırlıklarını yapmaya başladım.

Kasım ayının son haftasında birkaç saatlik uçuşla Ürdün'ün Akabe kentine gittik.

Akabe, Ürdün'ün denize açılan tek şehri. Çok sıradan bir şehir olmasına karşın yirmi beş dalış noktası, Petra ve Wadi Rum'a yakın olması nedeni ile Ürdün'ün en çok turist alan kenti.

Ürdün'ün Ortadoğu coğrafyasında konumlanmasını iki harita üzeride gösterdikten sonra yazımıza devam edelim.


Bu fotoğraftan da anlaşılacağı üzere Ürdün(Jordan) ateş çemberinin içinde. Akabe'den İsrail'in ışıklarını görmek mümkün. "Lut gölü" ya da "Ölüdeniz" diye adlandırılan gölü de İsrail ile paylaşıyor. Ürdün, İsrail ile barış sağlayan tek Arap ülkesi...


Akabe kenti, Akabe Körfezi ile Kızıldeniz'e bağlanıyor. Bu kent Ürdün'ün tek denize açılan kapısı...

Ürdün Filistinlilere vatandaşlık hakkı tanıyan, doğal gazı ve petrolü olmayan tek Arap ülkesi...

Okuma yazma oranının yüzde doksan ikileri bulduğu, bütçenin yaklaşık yüzde yirmisini eğitime ayıran bu ülke dünyanın sayılı üniversitelerinden birine de sahipmiş.

Anayasasında din ile ilgili ibare olan bu ülkede içki satışı serbest ama içki içilecek yer bulmak pek kolay değil. Kadınların sokaklarda nargile içtiğine pek çok yerde tanık oldum.

Gördüğüm kadınların pek çocuğunun başı kapalı olmasına rağmen giyim şekillerinin bizimkinden çok farkı yoktu. Amerikan modası ve markaları için Ürdün'ün de bir pazar olduğu aşikar.

Ürdün laik bir ülke değil ama insanın kendini baskı altında hissettiği bir ülke de değil.

Akabe'nin bir baharat ve hurma cenneti olduğunu da söylemeliyim.







Gelelim bu gezinin en heyecanlı kısmına... Akabe, çok sayıda farklı dalış noktası ile dalgıçlar için önemli bir cazibe noktası.


Oradaki dalışlarımızı organize eden dalış okulunun önünde grubumuzla...


Dalış yaptığımız teknemiz... İki günümüzü altı farklı noktaya dalış yaparak teknede geçirdik.

Ben Kaptan Cousto'nun su altı belgeselleriyle büyüdüm. Annem bu belgeselleri çok severdi. Biz de bu belgeselleri onunla birlikte izlerdik. İlk su altıyla buluşmam annem sayesinde olmuştur. O şnorkelle suyun altını izlerken ben de mayosunun askısına tutunarak onunla gezerdim. Annemi içimden geçirerek suyun altına doğru heyecan içinde aktım. Dalışlarda zaman zaman kulağımla ilgili problem yaşadığım için kulaklarımın iyi olmasını dileyerek yavaşça derine süzüldüm.

Suyun altı bende bir orman duygusu yarattı. Çünkü daldığımız yer mercanları ile ünlüydü. Ben görünümleri nedeniyle mercanların bitki olduğunu düşündüm. Bana orman duygusu veren farklı biçimlerde olan mercan resifleri idi. Şimdi bu yanlış bilgiyi düzeltelim. Bir alıntıyla devam edelim.

"Sert kabukları sebebiyle, mercanlar bazen kayalarla karıştırılabilir. “Kök saldıkları” düşünülüp, bitkilerle de karıştırılabilir. Ancak mercanlar, kayalardan farklı olarak, “canlıdır.” Aynı zamanda mercanlar, bitkilerden farklı olarak kendi besinlerini üretemezler (fotosentez yapan birkaç alt tür haricinde). Mercanlar, birer omurgasız hayvandır. Gelin mercanın bebekliğine gidelim.

Eşeyli (döllenerek) ya da eşeysiz üreyen (bölünme, tomurcuklanma gibi) mercanlardan eşeyli üreyenlerine bakalım.

Bebek mercan, dünyaya bir larva olarak gelir. Bayağı bildiğiniz kurtçuğa benzer.

Sonra bu kurtçuk “kirpik” denen ufak yüzgeçleriyle suda sağa sola hareket eder.

En sonunda gözüne kestirdiği bir kayaya tutunur. Kurtçuk belli bir zaman sonra bir “polip“e dönüşür. Bebek mercan artık gençliğe adım atmıştır.

Sudaki planktonlarla beslenip büyürken, bir taraftan da kalkerli bir salgı oluşturur. İşte bu kalkerli salgı polipten atıldığı sürece katı bir iskelet oluşur. Bizim mercan dediğimiz şey, işte bu sert kabuktur.

Bu genç mercan yanında bir mercan daha düşünün. Onun yanında bir tane daha, onun yanında da bir tane… Mercanlar büyüdükçe, ürettikleri kalkerli salgı birikimi de artacaktır. Zamanla (yüzlerce, hatta binlerce yıldan bahsediyorum) kaynaşan bu mercan iskeletleri neredeyse deniz yüzeyine ulaşır.

Mercanların ürettiği bu kalkerden, kayalığa benzer bir yapı oluşur. İşte bu yapıya “mercan resifleri” denir.


Bu mercan resifini gördüğümde ölebilirdim.Duygularımı anlatmam imkansız.








Farklı dalış noktalarında batıklar vardı. Arkamızdaki bir uçak batığı



Akabe'de suyun altı ne kadar renkli ise suyun üstü ve etrafta gözüme ilişenler o kadar renksizdi.

Dalışlarımızın heyecanını üzerimden atamamışken Akabe'ye birkaç saatlik mesafede antik şehir Petra'da buldum kendimi...

Petra'da kanyonun içine girdiğimde zaman makinesinin içine girmiş gibi hissettim. İnanılmaz bir ışıkta, büyüleyici bir estetikle kum taşı kayalara inşa edilmiş yapılar ve kızıl kayaların arasında yol aldım. "Sig" denilen ince dar yolda koşturan at arabalarının çıkardığı ses, etraftaki Bedeviler, inanılmaz yükseklikteki kızıl kayalar beni gerçeklik duygusundan uzaklaştırdı. Neredeydim acaba? Bir masal şehirde mi yoksa binlerce yıl öncesinde mi?









Petra, uzun yıllar Nebati Uygarlığı'nın başkenti olmuş daha sonra pek çok uygarlığa ev sahipliği yapmış 2000 yıllık bir antik kent. İster tarihi bilginin ışığında gezin ister kendi hayalinizin peşinden giderek gezin her durumda büyüleyici...

Başka bir coğrafya başka bir zaman dilimi...

Yaklaşık bir buçuk kilometre uzunluğundaki "Sig" adı verilen kayalarla çevrili yolda ilerlerken birden bire insanın karşısına çıkan "El Hazne" gerçekten nefes kesici...


Nebatilerin en ünlü tapınağı El Hazne'nin ön yüzü Nebati, Yunan, Pagan ve Mısır kültürünün tanrısal figürleri, hayvanlar ve çiçeklerle süslü. Bu çeşitlilik orada yaşayan uygarlıklarında çeşitliliği ile ilgi ip uçlarını barındırıyor.

Bedeviler, Petra'da yaşayanların hazinelerini buraya sakladıkları için bu çok zarif yapıya "E Hazne" dediklerini düşünüyorlar.



Petra'da daha uzun zaman geçirmek isterdim. En azından bir gece kalıp kayaların üzerinde güneşin dans ederken yarattığı renklere tanıklık, Bedevi kültürü ve müziği ile tanışıklık isterdim. Ama hepsi birkaç saatlik geziydi. Bu bile doyumsuzdu.

1985 yılında UNESCO tarafından Dünya mirasları listesine eklenmiş ve 2007 yılında Dünya'nın yeni yedi harikasından biri olarak seçilmiş.



Petra kayaların pembe kırmızı sarı ve turuncunun karışımından oluşan rengiyle "Rose City" olarak da biliniyormuş. Ürdün'e özgü kum sanatı adı verilen çalışmada kullanılan renkli kumlar buradan geliyormuş.

İlk gençliğimde kimi sahnelerine bakamadığım Indiana Johns filmlerinin de burada çekildiğini öğrendim.

Petra'dan öğleden sonra üç civarı ayrıldıktan sonra buraya bir saatlik mesafede olan Wadi Rum'a geldik. Gerçek bir çöldeydik. Gün inmek üzereydi. Kırmızı bir alacalık, göz alabildiğine bir düzlük, büyük granit kayalar... Gözümün gördüğü içimde kelebekler uçurttu.

Neydi, nasıldı derken gün karardı. Siz siz olun böylesi büyüleyici yerlerde mutlaka bir gece geçirmeye özen gösterin.

İnanılmaz bir sessizlik, üstünüzde gökyüzü, ayağınızın altında kayan kumlar, tuhaf bir derinlik duygusu... İçinizdeki kelebeklerin çırpıntısı durmadan ayrılma vaktinin gelişi...

Granit kayalıklar, çöl zeminindeki pembe kumlardan dimdik çıkan kumtaşı dağları ile çevreli çöl vadisi adı verilen Wadi Rum ürkütücü, büyüleyici içinde kaybolma duygusu verdi.

Birkaç fotoğrafla yazımı sonlandırayım.



Wadi Rum'da çok sayıda çölde gece geçirmek isteyenler için bedevi çadırlarında otel hizmeti veriliyormuş. Yırtıcı sessizlik ve karanlık içinde yıldızlarla sarmaş dolaş bir gece geçirmek hoş olabilirdi.

Arabistanlı Lawrence olarak bilinen ünlü İngiliz casus uzun süre Wadi Rum'da yaşamış. Orayı "muazzam, yankılı, ve tanrısal" diye tanımlamış.

Çöldeki uçsuz bucaksız genişlik duygusu insana kendini küçücük hissettiriyor.

Çölde 200 çeşide yakın hayvan varmış. Çölde yaşayan Bedeviler eskiden hayvancılıkla uğraşırken bugün büyük bir çoğunluğu çöl turizminin bir parçası olmuş.



Wadi Rum'un yapısı Mars'a çok benziyormuş. Bu nedenle çeşitli filmlere ev sahipliği yapmış. Bunların en önemlisi "Yıldız Savaşları"



Wadi Rum benim gördüğüm ikinci çöldü. Birincisi Bolivya ile Şili arasında uzanan Atakama çölüydü.

Bütün çöller birbirine benzer gibi önermede sakın bulunmayın. İki çöl birbirinden çok farklıydı. Atakama çölünde daha çok vakit geçirmiş, inanılmaz güzellikteki kayalar, dumanı tüten volkanlar beni çok etkilemişti. Seyahat listenize yazarınız bir çöl ekleminizi önerir.

Bu yazıyı okuyan ve bu bölgeye gidecek olanlara önerim Petra ve Wadi Rum'da mutlaka bir gece kalmaları.

Yazımı bitirmeden orada çok yaygın olan kum sanatı ile de birkaç şey söylemek isterim.



Kum sanatı oldukça ilginç bir çalışma. Çölden gelen doğal renkli kumlar çeşitli boyutlardaki şişelere bir desen oluşturulacak şekilde dolduruluyor ve desen şişeye kapak kapatılarak sabitleniyor. Her köşe başında bir tane olduğunu söylemeliyim. Aa bu çok ucuz dediğimiz noktada daha ucuzunu bulduk.





Ürdün'de kiminle konuştuysam Tayyip Erdoğan'a hayranlık duyuyorlardı. Ürdünlünün rüyasının Türkiye'de yaşamak olduğunu söyleyebilirim. Gittikçe Araplaşan ülkemizde umarım kendi yaşam alanlarımızı koruyabiliriz.



Yazımızın sonuna geldik. Gün sayısının azlığına rağmen güzel, keyifli bir geziydi. iyi ki gitmişim dedim. Bu yazı aracılığıyla benim sevgili hocam Aydı Aykut'a ve Foça Dalış Okulu’na bir kez daha teşekkür etmek istiyorum.

7.Şubat.2020 FOÇA


Güzin TÜMER



1250











   |   Hakkımızda    |    İletişim    |    Yasal Uyarı    |


    © FocaFoca.com tüm hakları saklıdır.   (03/2005)