ISSN 1308-8483
FOÇA’DA KÖKSÜZ, ÖKSÜZ VE ÖĞRETMEN OLMAK / Sebahattin Karaca
  Yayın Tarihi: 16.3.2022    


FOÇA’DA KÖKSÜZ, ÖKSÜZ VE ÖĞRETMEN OLMAK



“Bir ben, bir de babam çifte koşulmuş at gibi çalışarak evin geçimini sağlardık. Ben on iki, babam otuzun üstüydü. Kötü zamanda doğmuşum. İkinci Dünya Savaşı nedeniyle kara ve deniz yoluyla giriş çıkışların yasaklanmış, ticaret limanının kapanmış, dolaysıyla da ekonomisinin çökmüş, halkı fukaralaşmış bir Foça’da, tam da savaşın orta yerinde dünyaya gelmişim.”

“Limni adasında yaşayan ve kimsesiz olan babam Hüseyin ise, daha çocuk yaşında iken, adada yanında çalıştığı ve balığa gidip geldiği Süleyman kaptanın yardımıyla mübadele kapsamında “Kırzade” vapuru ile Foça’ya gelmiş, yerleşmiş. Kaptan ve babam birlikte balığa gitmeye devam etmişler.”

“Gel beri git öte, babam ergenlikten gençliğe adım atınca Süleyman Kaptan, kızı Maksude’yi babamla evlendirmiş”

“Yoksulluk ve kıtlık diz boyu iken, kapısında bir eşeği olanın varlıklı sayıldığı fukara ortamlarında, hane kurmak kolay değil, her şey bir döşek, bir yorgan, iki yastık, bir şilte, üç kap, beş kaşık, duvara çakılmış bir tel dolap, bir tencere iki tava ile başlar arkası yavaş yavaş gelirmiş. Babam ve annem de yuvalarını bu şartlarda kurmuşlar.”

“Genel olarak bilindiği gibi evliliğin üzerinden tam bir yıl geçmeden ben doğmuşum. Annem söylerdi hep, doğduğum gün babamın bayram ettiğini. “

“Kimsesiz büyümenin boynu büküklüğü içinde; yolunun uzun yükünün ağır olacağı düşüncesiyle yaşarken bir erkek çocuğa kavuşmanın babama yaşattığı bayram sevincini 8-9 yaşlarımda, eşeğin yuları, küreğin sapı, teknenin ağı elime yapıştığında anladım.”

“Doğumumdan birkaç sene sonra adını Tahir koydukları bir erkek kardeşim oldu. Bu defa sadece babam değil aynı zamanda ben de çok sevindim. Artık benim de bir kardeşim vardı. Üstelik evin ağabeyiydim”

“Çalışmanın içine doğduğumdan, çalışmamanın ne olduğunu hiç bilemedim”

“Şimdilerde İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nün bulunduğu taş bina, Foça’daki tüm öğrencilerin gittiği tek okuldu. Yaşıtlarımla ben de bu okula gittim. Komşumuz olan aynı zamanda okulumuzda müstahdemlik yapan Fatma teyze beni çok severdi. Öğrenciler arka kapıdan girer çıkardı. Ben de sabahları arka kapıdan girerdim. Ancak akşam okul bitişinde Fatma teyze, beni ön kapıdan salardı. Çünkü babamın teknesi okulun önünde bağlıydı. Üstümde okul göğüslüğüm, omuzumda kitap ve defterlerimin bulunduğu bezden yapılmış çantam ile kendimi tekneye atar, İngiliz burnuna kadar kürek çeker, babamın daha önce defalarca gösterdiği gibi ağları atar, oradan kıyıya tekneyi bağladığım gibi koyun, kuzu, inek, dana güderdim. Babam kurbanlık da beslerdi. Hayvanları güderken o esnada ev ödevlerimi de yapardım. Çalışkan bir öğrenciydim. Başarılıydım”

“Yazları annem ve babamın yanında tarlalara tütüne, zeytine giderdik. Şimdi kimse bire bir zeytin toplamaya gitmiyor ama biz o yıllarda ikiye bir zeytin toplardık. Yani topladığımız zeytinin ikisini mal sahibine verir birini kendimize alırdık. Sahip olduğumuz tek eşekle zeytin çuvallarını çarşı içindeki Niyazi Çelebi’nin fabrikaya taşırdık.”

“Mersinaki koylarının tamamında Rumlardan kalan tek tük kule evlerin dışında hiçbir şey yoktu. Ama her tarafta bardacık incirleri vardı. Bolluktan ağaçların dalları bükülürdü. Bolca toplar, yorulunca da gölgesinde yatar uyurduk. İncir ağacının gölgesinde yatmanın tadını hiçbir şey vermez. Topladığımız incirleri satmak isterdik, alacak kimse bulamazdık. Komşulara dağıtırdık. Geriye kalanları açık alanlara serer kuşlardan korumak için üstüne ince bez örterek kuruturduk. Kış aylarında kuruttuğumuz incirleri bakkal Adnan Alpsoy abiye verir yerine çay, şeker aldığımız da olurdu.”



BİR GÜNDE GÖZLERİM İKİ KIRMIZI ERİK OLDU

Son sınıfta arkadaşlarımdan Nazımların Nihat, Dener ve ben öğretmen okulu sınavını kazandık. Onlar kayıtlarını yaptıra dursun, babam Foça’nın dışına gitmem gerektiği için benim okuyup öğretmen olmama karşı çıktı. Ne annem ne dedem ne de komşularımız babamı fikrinden caydıramadı. Geceleri uyuyamıyor, gündüzleri divane gibi dolaşıyordum. Aklıma Tahir amca geldi, ona derdimi anlatabilirdim. Foça Restoranın arkasında Belediye Başkanımız Tahir Müstecaplıoğlu’nun özel bürosu vardı. Başkan, babamın samimi arkadaşıydı. Babam onu kırmazdı. Ertesi gün erkenden kapısını çaldım Tahir amcanın. Al içeri etti beni. Ben anlattım, o dinledi derdimi.

“Git çağır” babanı dedi.

Koşarak kahveye gittim. “Baba! Tahir amca seni çağırıyor” dedim.

Mırıldanarak kalktı yerinden “Ne yapacakmış beni?” dedi.

Biraz sonra büroya girdi. Tahir amcanın karşısına oturdu. Kapı aralıktı. Korkarak kulağımı kapıya dayadım, konuşmaları duymak istiyordum. Yüreğim sanki yerinde değildi. Heyecandan titriyordum.

Tahir amca, “Eee! Hüseyin Efendi, Erdoğan’ı (Gönülden) öğretmen yapıyoruz değil mi?” dedi.

Ayağa kalkan babam; “Sen de mi ondan yanasın başkan? Olmaz o iş unut gitsin” dedi ve devam etti. “Ben yalnız büyüdüm. Kimim kimsem yoktu yanımda. Çok acılar çektim. Bırak işi gücü bir tarafa, önce Öğretmen Okulu’nda sonra da farklı şehirlerde dönüp dolanıp görev yapmayacak mı? Yapacak, kısaca hasretlik olmayacak mı? Olacak. O bakımdan dizimin dibinden bir yere ayrılmasını istemiyorum, şimdilerde az aşım ağrımayan başımla mutluluğu yakalamışken bu defa da evlat hasretine dayanamam” deyip kestirip attı.

O an sanki dizimin bağı çözülmüştü. Ayaklarımın üstünde duramıyordum. Ağlamaya başladım. Gözlerim doldu. Kimse görmesin diye ara sokaklardan, arka bahçelerden eve koştum. Gün boyu ağladım. Ağlamam gece de devam etti. Annem de üzülüyordu duruma ama yapacak pek fazla bir şeyi yoktu. Sabah kalkığımda gözlerim kırmızı erik gibi kızarmış ve şişmişti.

Bir iki gün böyle geçti. Üçüncü günün sabahında beraber gittik ağları toplamaya. Limanın ortalarına gelince kürek çekmeyi bıraktı.

“Bana bak oğlum, seni Öğretmen Okulu’na göndermediğim için çok üzüldüğünü biliyorum. Bilesin ki ben de çok üzülüyorum. Ancak ben anasız, babasız, kardeşsiz büyüdüm. Birinci Dünya Savaşı beni köklerimden; mübadele de doğduğum topraklardan kopardı. Şimdi ise yüreğim evladımdan ayrılmaya onun hasretine katlanmaya dayanamaz. Bunu anlamaya çalış. Sen, ben, annen, kardeşin bir aileyiz. Yeni yerleştiğimiz ve yuva kurduğumuz şu topraklarda anca beraber kanca beraber çalışır çabalar, birlikteliğimizi sürdürürüz. Biz bu topraklara, bu denize ait olalım” dedi. Babamın sözlerini dinlemekten, onun gösterdiği yolda gitmekten başka hiçbir çarem yoktu. Hak vermiyor da değildim.

Her şey babamın istediği gibi oldu. Hasta yatağında yattığı ve gözlerini hayata yumacağı günlerin birinde beni çağırdı. Dizinin dibine oturmamı istedi. Odadaki herkese “siz çıkın” dedi.

Döndü ve benden helallik istedi ve ilave etti. “Hakkını da helal oğlum, seni okula göndermemek büyük bir hataymış. Bunu bana yıllar öyle bir öğretti ki, o gün bu gündür azap içindeyim. Ömrümün son günlerindeyim ve bu azaptan bugün kurtulmak istiyorum, benim hakkımda sana sonuna kadar helal olsun” dedi.

O gün denizde söylediklerine harfiyen riayet ettiğim için de tatlı bir tebessümle teşekkür etti. Bir zaman sonra babam hayata tutunamadı. Hüzünlü ve açık olan gözlerini ellerimle kapattım. Aynı gün ebediyete uğurladık.

Bu yıl seksen üç yaşındayım. Ve ben ne zaman bir bayramda, ne zaman bir törende öğrencilerinin yanı başında bir öğretmen görsem içim burkulur, hüzünlenirim; inceden tatlı bir “ah” çeker, hafiften başımı sallar, geçer giderim.








Sebahattin Karaca

sebahattinkaraca35@hotmail.com
www.sebahattinkaraca.com

207











   |   Hakkımızda    |    İletişim    |    Yasal Uyarı    |


    © FocaFoca.com tüm hakları saklıdır.   (03/2005)