ISSN 1308-8483
Türklerle Yunanlılar / Nurdan ÇAKIR TEZGİN
  Yayın Tarihi: 2.2.2007    


Türklerle Yunanlılar


Onların niçin düşman olduklarını düşünürüm fakat bulamam!
Türkler ve Yunanlılar, vaktiyle analarından çalınıp koparılmış ve yıllar sonra birbirlerini bulmuş iki kardeş gibidirler. Ayrı ailelerde büyüyüp yetiştirildiği için farklı eğitim ve kültürel yapıya ve başka dinsel inançlara sahip iki karındaş!

Öyle değil mi? Denizin içine dökülmüş zeytinyağ gibi, ne kadar ayrıştırılmaya çalışılırsa o kadar karışan ve suyun yüzüne çıktığında yağ kalitesi homojenleşip, hangi kıyının zeytin ağacından olduğu belli olmayan yağ gibi, kardeş olduklarının farkındalığı içinde düşmancılık oyunu oynayan iki muzip ve marazi kardeş!.

Tarihsel bulgular, bilinçaltı dürtülerle tekrarlanan gelenek ve görenekler, kuşaktan kuşağa fısıldanan adı başka özü aynı olan binbir çeşit davranış biçimi, beslenme ve yaşam şekli bu iki ulusu sürekli buluşturmuştur, onlar bunun farkında olsalar da olmasalar da.
Her buluşmada taraflar hayretler içinde kalıp şaşkın bakışırlar "aaa bu sizde de mi var? Yada, "bu bizim adetimizdir hayret! Tatlı tuzlu aşımız, dibek göbekli taşımız, lakerdamız, boranimiz, pilakimiz... Hiç kimsenin değil hiçbiri. Hepimizin hepsi!
Karnıyarık, ekşili köfte, baklavamızla, suyun iki yakasına kurulmuş sofralarımızla dünyanın en eski medeniyetleriyiz.

Önce insanız !
Orta Asya diye tutturup, illa da getirtmişler Türkleri uzaklardan ve illa da akıncı istilacılar diye kuşanmışlar üstlerine at-avrat-silah üçlemesini...

Orta Asya'dan göçüp, dünyanın her yerine kök salan sayısız insan toplulukları mevcut oysa. Birçoğu göçtükleri yerlerde başka yerlerden gelenlerle kaynaşıp, başka başka jenerasyonlar oluşturdular ki bu kaçınılmazdı.

Köklerden ziyade köklerin ekildiği sulak toprakların meyvası oldular sonra. Yerelmaları patatesleşti, yerfıstıkları fasulyeleşti, dolmalık biberler de çarlistonlaştı belki! Evrimleşmenin, değişim ve dönüşümün önüne geçilemez. Bu, varoluş gerçeğinin yasasına aykırıdır.

Yunanlı-Rum mu kaldı Yeni Zelanda'ya gidince asırlar öncesi? Türk mü kaldı Güney Amerika'ya göçünce? Her ulus, varıp yerleştiği toprakların suyuyla, gübresiyle, hamuruyla, çamuruyla bütünleşti, başka bir şey oldu bambaşka bir şey...

Türkler ve Yunanlıların niçin düşman olduklarını düşünürüm lakin bulamam!

Yine ona keza; Ermenilerle Azerilerin, İngilizlerle İrlandalıların, Şiilerle Sünnilerin, Sihlerle Hinduların...

Oysa onlar da başka bir şeyler oldular. Asırlardır içiçe yaşamışlar aynı topraklarda, kim kiminle nasıl bir komşuluk yapmış? Bilmeyen, görmeyenler nasıl bilebilir? Tarihçi mi bilecek??? Şaşarım tarihçinin aklına! Her yaşanılan şeyler bilinseydi bugün kim kime, büyükbaba ve büyüknine veya soyumuz-kökümüz derdi tartışılır. O yüzden zorla kopartılan (ülke devletleri kararıyla) insani ilişkilerimizi tekrar gözden geçirmenin zamanı gelmedi mi?

Mübadele diye, son derece ilkel bir usul varmış geçen yüzyılın başlarında. (70-80 yıl demek geçmiyor gönlümden, yüzyıl daha kabul edilir gibi!) Doğup büyüdüğü toprakları, insana haram eden zorla koparılışın adı mübadele. O mübadele ki insanlık dışı bir uygulama olarak, dünya üzerinde günümüze dek hala uygulandığı gerçeğini görmezden geliyoruz!

Dünyanın tek bir devlete (tek bir ulusa) doğru gittiğinden söz ediliyor.
Bunun kaçınılmaz olduğunu zaman bize gösterecek. Ulusların ulus bilinçliliği adı altında topraklarını koruma içgüdüsüyle silah ve asker yapılandırmasına harcıyacakları para, bir süre sonra İNSAN faktörünün daha sağlıklı ve uzun yaşayabilmesi için ayrılacak. Bütün o korunma - savunma - saldırı pozisyonları, yerini bilimsel yeterlilikler ve yeni beyin aktivasyonlarına bırakacak.
Gereksiz enerjinin israfı ortadan kalkacak, tamamen insana yönelik hizmetlerin önü açılacak. Yunan, Türk, Alman, İngiliz, Arap, Fransız kalmayacak. Aslolan insan olacak. Toprak, sınır, ümmet, millet kavgaları bitecek, olası su kavgaları başlayacak bu defa da. Bilimadamları, 60-70 yıl sonrasının dünyasını hiç de iç açıcı görmüyorlar. Eğer ki, bugün toparlanıp gereksiz ayrılıkçı politikaları bırakmaz isek, dünya üzerinde savaşları, hava kirliliğini, nehir ve akarsularımıza akıttığımız sanayi atıkları ve aşırı çöp üretimini kontrol edemezsek, yakın gelecekte hayati soluğumuzu dolduramaz olacak akciğerlerimiz.

İnsan denilen canlı, aklı ve zekasıyla biricik gerçeğin hayatta kalmak olduğunu farkedecek günün birinde. Bu gerçek dünyanın kurulduğu günden, ilkel devirlerden bu yana biteviye tekrarlanmakta. Tekrarlanmakta fakat, teknoloji hiç bu kadar korkutucu boyutta olmamıştı. Bilinen tarihten yola çıkarsak gerçek bu, peki ya Atlantis ve Mu uygarlıkları bugünün çok ötesinde bir geçmişe sahip oldularsa ve kendi yokoluşlarının ardında aşırı teknolojileşme yatıyorsa! Bilmiyoruz. Adı geçen bu uygarlıkların efsane mi, masal mı, kurgu mu olduğunu bilmiyoruz.

Bilinmeyen şey ne doğrudur, ne de yanlış.

Karamsar tablolar çizmek kime ne kazandırır, korkuyu büyütmekten başka? İyimserliktir geleceği aydınlık yaşanılır kılan. Yeni zamanların hayatta kalma içgüdüsü, diğer zamanların ilkelliğinden uzak olacak bu defa. İnsan soyunun sağlıklı genlerinin, türü devam ettirmesi öne çıkacak. Türlerin kişileştirilmiş soylarının devamındansa sağlam ve dayanıklı genlerin aktarımına önem verilecek.

Yöneten ve yönetilenler kutuplaşmasına dikkat edilirse (önlenirse) dünya gerçekten yaşanılabilir bir yer olacak. Yok eğer; zengin ve güçlü insan soyları, bu güçlerini kendileri gibi olanlarla birleştirip güçsüz çürük bedenleri ve yoksulları dışlamaya yönelik bir politika izlerlerse ayrım yine devam edecek. Bu defa ulus farklılığı olarak değil, yoksul geni (zayıf insan) olarak ayrımlar söz konusu olacak.

Bilimkuguların çok faydasını gördüğümüz ön izlemeli taslak dünyalarda yaşıyor gibiyiz bazı bazı...
Jeotermik ısınma öngörüleri ve bilgisayar teknolojisinin istikbaldeki olası tehlikeleri üzerine kurgulanan sinema filmlerinin, insan zekası ve yönlendirilmesi açısından önemi tartışılmaz. İyi ki bu tür filmler çekilip, insan aklı gezintiye çıkarılabiliyor! İyi ki...

Olası gelecek teorileri sayesinde, günümüz dünyasının tabu sayılabilecek yaşam biçimlerine geniş perspektiften bakabilme imkanı buluyoruz. Dinsel tabuların yönlendirdiği korku dolu insanlar yetiştirmeye devam ediyoruz. Eğitim adı altında Türk, Yunan, Slovak, Rus, Arap, İngiliz, Fransız okullarında verilmeye çalışılan alt kültürü masaya yatırmaya kalksak, insanı yetiştirme tarzımız ile dünyacak sınıfta kalırız. Bereket ki, internet teknolojisi diye gerçek gücünün henüz ayırdında olamadığımız ortak bir dil var artık. (Yararıyla & zararıyla)

Bilgi, tek elden firarını gerçekleştirdi. Doğru yada yanlış bilginin kaynakları çoğaldı ve bunun farkına varan genç insan nüfusu kendi doğrusunu ve gerçeğini oluşturmak üzere dünya kütüphanelerinin sağlamasına müracaat etmeye başladı. Bilgi çokuluslu oldu. Çokluk, kirliliği de beraberinde getirdi, bilgi çöplüğünü...
Bu ne demektir? Bizlerin yetiştiği Meydan Larousse'ların, tek yönlü adreslerin başka kapılarının da olduğunu bilmeden, aynı şıkkı işaretlediğimiz dönemlerin kapandığının müjdesi demektir!

Şimdi gençler, binaların bütün giriş ve çıkışlarını kullanmak istiyorlar, çünkü; birçok çıkışları olduğunun ayırdına vardılar. Biz bilmiyorduk! Bilme aşamasına geldiğimizde, düşünecek başka kaygılarımız gündeme gelmişti. Yorulmuştuk...
Yunanlı komşularımın vaktiyle düşman oldukları gerçeği de yorucu geliyor artık bana!

Bahçelerimizde bulduğumuz kalıntılar hangimizin atalarına ait bilemiyorsak karışıksa tarih buluntularımız, gerek var mı kurcalamaya daha fazlasını? Bizler aynı toprakların, aynı denizin, havanın, suyun çocuklarıyız. Aynı dünyada soluklanıyoruz.

Onlar komşum benim, sevmek istiyorum. Henüz zamanım varken!


Nurdan ÇAKIR TEZGİN



3479











   |   Hakkımızda    |    İletişim    |    Yasal Uyarı    |


    © FocaFoca.com tüm hakları saklıdır.   (03/2005)